Yavuz Ağıralioğlu: Teröre Karşı Vereceğimiz En Büyük Cevap Yüksek Demokrasidir
Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu, “Bu topraklarda teröre karşı vereceğimiz en büyük cevap adalettir, yüksek demokrasidir. Bu memlekette teröre karşı vereceğimiz en büyük cevap memleketin, 86 milyonun aile olabilmesine imkân sağlayacak yüksek standartlı bir demokrasinin, hukukun, memleket aidiyetinin sağlanmasıdır. Ama bunu sağlamak için kullanılan enstrümanların meşru zeminde tutulması lazımdır. Milletinin varlığını inkâr eden, kendi milletine sırtını dönen bir temsilci olarak bahsetmiyoruz. Biz milletinin diline bilinmeyen dil denilmesini doğru bulmuyoruz. Kürtçe bilinmeyen dil değildir. Milletimizin dilidir” diye konuştu.
Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile ortak basın toplantısında konuştu.
Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’a iadeiziyarette bulundu. Anahtar Parti ziyaret heyetinde Genel Başkan Ağıralioğlu’na Genel Sekreter Nihal Ağca, AR-GE Başkanı Prof. Dr. Özcan Güngör ile Kamu Reformu Başkanı Orhan Kayhan yer aldı.
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile heyetler arası ve baş başa görüşme yapan Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu, görüşme sonrası gerçekleşen ortak basın toplantısında özetle şunları söyledi:
SİYASETİN GÜCÜ, KUVVETİ İSTİŞAREDİR
“İstişare etmeye devam edeceğiz. Siyasetin azığı konuşmaktır. Gücü kuvveti istişaredir. Ne kadar çok konuşulabilirse, ne kadar çok istişare edilebilirse önümüzdeki dönem için yol o kadar belirli hâle gelecektir. AK Parti kendine bir mecburiyet hattı oluşturuyor. Yani Cumhur İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı, Cumhur İttifakı’nın yapabilme kapasitesi, Cumhur İttifakı’nın varlık iddiası, Cumhur İttifakı’nın önümüzdeki dönem bizi güçlü bir yere taşıma iddiasının merkezinde, başında sonunda, evvelinde ahirinde sadece Sayın Cumhurbaşkanı var. Biz bu algının içerisinde bu koca millete bunun birazcık nezaketsizlik olduğuna inandığımız için memleket büyük, devlet büyük, büyük milletin büyük evlatları var, büyük milletin evlatlarından hizmetinizi görecek nice evlatlar var diyoruz. Biz şuna inanıyoruz: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin büyük kapasitesine inanıyoruz. Yönetiminden kaynaklanan sorunların bize ekonomik kriz olarak dayatılmasını kabul etmiyoruz. O yüzden önümüzdeki dönem Türk milletine daha kaliteli bir yönetimin mümkün olduğunu, daha yüksek standartlı bir demokrasinin, hukukun, daha kalkınma programları, detaylandırılmış yol haritasının enflasyonsuz, faizsiz bir ülkeyi bizim için mümkün kılacağını, çocuklarımızın hayallerini bu topraklara bağlayacağını, gürül gürül bir bürokrasinin, kuvvetli bir akademinin, dünyayla rekabet kapasitesi olan bir sanayinin yüksek teknolojiyle rekabet imkânı bulabilen bir yüksek kalkınma hassasiyetini, stratejik bir kalkınma vizyonunun mümkün olduğuna inanıyoruz. Bu mümkün olduğuna inandığımız şeyi de millete borçlu olduğumuz için istişarelerle kuvvetlendirmeye çalışıyoruz. Milletin hizmetkârlığını bu koordinatlar üzerinde yapacağız. Ziyaretlerimiz devam edecek, böyle sözleştik eskiden. İlk ziyarete geldiklerinde de sözleşmiştik. İstişare ediyoruz. Bundan sonra da edeceğiz. Memleket son düzlükte, seçim hattında son düzlüğe girdiğimiz için de önümüzdeki dönemin imkânlarını, risklerini, kapasitelerini, her şeyi konuşacağız.
‘Terörsüz Türkiye’ sürecinin başından bu yana Devlet Bey kadar cesur, açık ve iradesi belli cümleyi Sayın Cumhurbaşkanı kurmamaktadır. Yani bu bir iletişim planlaması olabilir. Yahut bu böyle yönetmeyi tercih ettikleri bir metot olabilir. Sürecin başından itibaren organizasyon Devlet Bey’in mihmandarlığında olduğu için onun bu tonlaması, AK Parti’nin bu işte stratejik olarak zırhlanması anlamına geliyor olabilir, bilmiyorum. Bunu tercih ediyor olabilirler. Yani ‘Siz söyleyin, biz arkanızda duracağız, duruma göre…’ falan diyor olabilirler. Milletimizin bu mevzuda ödediği bu kadar ağır bedel varken bu mevzuda düşünmeniz gereken şey iletişim stratejisi değildir…
KÜRTÇE BİLİNMEYEN DİL DEĞİLDİR; MİLLETİMİZİN DİLİDİR…
Bölge terörden yorulmuşsa devlet bunu görür, duyar. Ahali, ticaret bozulmuşsa ticarete düzen gelsin ister. Ahali olağanüstü şartlarında yaşamaktan yorulmuştur. Demokratik normal şartlar altında yaşamak ister. Bunlar ahalinin ortalama beklentisidir. Sadece Güneydoğu için, Doğu Anadolu için demiyorum. Türkiye için de söylüyorum. Yani 15 Temmuz darbesinden beri Türkiye, bir olağanüstü hâl ve kanun hükmünde kararnameler ülkesidir. İnsanların özgür olduğu bir ülke… Olağanüstü hâl şartlarından çıkmış bir ülke… Kimsenin ölmediği, kimsenin birbirini öldürmediği, ölümden korkulmadığı, en büyük derdin normal eceliyle ölüm olduğu bir memleket hayali kurmak hakkıdır. Siyaset de bunu sağlamak zorundadır. Ama bizim kaygılarımız bölgeyle ilgili, devletimizle ilgili, milletimizle ilgili kaygılardır ve bu kaygılarımızı ifade etmek için meşru gerekçemiz vardır. Muhatabınız Amerika ise mevzunun bir ucunda İsrail varsa ve konuştuğunuz coğrafya Orta Doğu ise burada yapılan her şeye ihtiyatlı bakmak zorundasınız. Çünkü burası 250-300 yıldır kan deryasıdır. Burada toprak vaadiyle ayartılmamış, devlet vaadiyle kandırılmamış, size bir devlet ve yüksek standartlı yaşam sunacağız diye canına okunmamış hiçbir yer kalmamıştır. Kullanılmamış tek topluluk Kürtlerdir. O yüzden bugün Kürtler üzerinden İsrail’in bölge üzerindeki azgınlığına plan yapılırken bizim hassasiyet merkezimiz şuradadır: Bizde İsrail’in azgınlığına kaptırılacak bir tane Kürt yoktur. Bizde PKK’ya kaptırılacak bir tane Kürt yoktur. Biz PKK deyince Kürt demeyiz. Terör deyince Kürtler demeyiz. PKK’yı, terörü Kürtlere değdirmeyiz. Millet bütünlüğümüzü korumak zorundayız. Devlet bütünlüğümüzü korumak zorundayız. Ülkenin kalkınmasını korumak zorundayız. Umudu korumak zorundayız. Bu topraklarda teröre karşı vereceğimiz en büyük cevap adalettir, yüksek demokrasidir. Bu memlekette teröre karşı vereceğimiz en büyük cevap memleketin, 86 milyonun aile olabilmesine imkân sağlayacak yüksek standartlı bir demokrasinin, hukukun, memleket aidiyetinin sağlanmasıdır. Ama bunu sağlamak için kullanılan enstrümanların meşru zeminde tutulması lazımdır. Milletinin varlığını inkâr eden, kendi milletine sırtını dönen bir temsilci olarak bahsetmiyoruz. Biz milletinin diline bilinmeyen dil denilmesini doğru bulmuyoruz. Kürtçe bilinmeyen dil değildir. Milletimizin dilidir. Kendi milletimizin dilidir. Yani milletine böyle denilmesini doğru bulmuyoruz ama bütün bunlar yapılırken bunların nifaka dönmesine, toplumsal kavgaya, fayların kırılmasına sebep olmasına, buna zemin hazırlayacak bir zafiyete dönüşmesine imkân verecek hamle hatalarını da söylüyoruz. Onun haricinde bir problem yok. Yani süreci izleyeceğiz. Kaygılarımızın hepsini sürecin başından itibaren ifade ettik. Defalarca ifade ettik, şimdi süreç yönetilecek. Bu hükûmet bunu ilk defa denemiyor, bu üçüncüsü. Her denemede daha ağır bedeller ödediğimiz için ihtiyat payımızı kullanıyoruz, kaygılanma hakkımızı kullanıyoruz. Bir cinayet örgütü olmasından kaynaklı endişe paylarımızı ‘aman ha’ hattında tutuyoruz. Aman ha dikkat, aman ha özen, aman ha hassasiyet göstermek lazım. Burada duruyoruz. Bizim çerçevemiz bu.
NE KARŞILIĞINDA VE NİÇİN ŞİMDİ?
Siyasetin en çok duyduğum itirazı şu anda hükûmetin, icranın başında oldukları için altında kalacağını bildiğim sorular şunlardır: Niçin şimdi? Ne karşılığında ve ne adına? Biliyorsunuz 2015’ten itibaren evlatlarımız kaçırıldı. 8 sene dağlarda gezdirildiler. Konuşunca oluyorduysa bunlar niçin kurtarılamadı diye sorabileceğimiz o kadar çok kaybımız var ki bizim, bunun altında kalır bu siyaset. Yani Öcalan’la konuşunca oluyorduysa niçin daha önce konuşmadınız? Daha önce konuşma imkânı vardı. Biriniz konuşurken niçin diğerinize kızdınız? Galiz laflarla hakaret ettiniz. İkinci çözüm sürecinde berabersiniz ama birinci çözüm süreci dediğiniz süreçte niçin birbirinizle yaka paça edip kavga ettiniz? Bu kadar insan şehit olurken konuşmak aklınıza gelmedi de niçin 2024’te başladınız konuşmaya? Geçen seçim aklınızda değil miydi de geçen seçim ‘Öcalan Meclis’e gelecek’ diye bizi fakirliğe razı ettiniz? Şimdi niçin bizi ‘İsrail gelecek’ diye Öcalan’a razı ediyorsunuz? Yani bütün bu belirsizlik içinde siyasetin ‘Ben istediğim zaman başlarım, istediğim zaman konuşurum, istediğim zaman muhatap olurum. Ben konuşursam hakkım var, muhalefet konuşursa teröristtir. Sizden birisi bunlarla beraber olursa mutlaka terörden medet umuyordur. Ama biz konuşursak devlet için konuşuyoruzdur.’ hakkını size kim verdi? Dolayısıyla biz parti olarak şurada duruyoruz, bilinsin, tekrarlıyorum: Bunu yapmaya yetkiniz yok. Yetkinizi tazelemelisiniz. ‘Öcalan’a oy verirseniz gerekirse Kandil’e heyet göndereceğiz. Gerekirse İmralı’yla görüşeceğiz.’ diyerek seçilseydiniz Sayın Genel Başkan dâhil ben dâhil hiçbir şey diyemezdik size. Ya yetkiyi böyle tazeleyeceksiniz ya da referanduma gideceksiniz. Kendiniz oku bir yere atıp üstüne 12 yazıyor olabilirsiniz. Ama biz sizin deneme tahtanız değiliz. Milletiniz sizin deneme tahtanız değil. O yüzden bu hassasiyet merkezinde milletin en çok sorduğu soru: Niçin şimdi yaptınız bunu? Niçin geçen seçim bunun tam tersini dediniz? Şimdi bunu size yaptıran şey nedir? İzah edeceksiniz bunu. Yoksa milletin terörden falan medet umduğu yoktur. Bunların hepsinin bir hesabı var. Seçimde bu hesabın da içine katılacağı bir siyasal zemin var. Geliyor yani, onu göreceğiz. Bunu hatırlatmaya devam edeceğiz.”
DEVA Parti Genel Başkanı Ali Babacan da ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirerek iki parti arasındaki görüşmelerin kararlılıkla süreceğini söyledi.
